13 Haziran 2009 Cumartesi

Anne

Hala sizinleyse!!!

1 yaşınızdayken sizi elleriyle besledi ve yıkadı. Bütün gece ağlayıp onu uyutmayarak teşekkür ettiniz.

2 yaşınızdayken size yürümeyi öğretti. Size seslendiğinde odadan kaçarak teşekkür ettiniz.

3 yasınızdayken
size özenle yemekler hazırladı. Tabağınızı masanın altına dökerek teşekkür ettiniz.

4 yaşınızdayken elinize rengârenk kalemler tutuşturdu. Evin bütün duvarlarına resim yaparak teşekkür ettiniz.

5 yaşınızdayken sizi cici kıyafetlerle süsledi. Gördüğünüz ilk çamur birikintisine atlayarak teşekkür ettiniz.

6 yaşınızdayken okula kadar sizinle yürüdü. Sokaklarda 'GITMIYCEEEEEEEM' diye ağlayarak teşekkür ettiniz.

7 yaşınızdayken size bir top hediye etti. Komşunun camini kırarak teşekkür ettiniz.

9 yaşınızdayken size dualar öğretti, siz her seferinde unutarak teşekkür ettiniz.

11 yaşınızdayken sizi arkadaşınızla sinemaya götürdü 'Sen bizimle oturma' diyerek teşekkür ettiniz.

12 yaşınızdayken zararlı TV programlarını seyretmenizi istemedi. O evde değilken hepsini izleyerek teşekkür ettiniz.

19 yaşınızdayken okul masraflarınızı karşıladı, sizi arabayla kampusa götürdü ve eşyalarınızı taşıdı.

Arkadaşlarınız alay etmesin diye kampus kapısında vedalaşarak teşekkür ettiniz.

21 yaşınızdayken iş hayati ve kariyerinizle ilgili size fikir vermek istedi. 'Ben senin gibi olmayacağım' diyerek teşekkür ettiniz.

22 yaşınızdayken kep giyme töreninizde size gururla sarıldı. Avrupa seyahati için para isteyerek teşekkür ettiniz.

25 yaşınızdayken düğün masraflarınızı karşıladı, sizin için hem mutlu oldu hem çok duygulandı. Siz dünyanın bir ucuna taşınarak teşekkür ettiniz.

30 yaşınızdayken bebek bakimi hakkında size akil vermek istedi. 'Artik bu ilkel yöntemleri bırak' diyerek teşekkür ettiniz.

40 yaşınızdayken sizi arayıp bir akrabanızın doğum gününü hatırlattı. 'Anne işim başımdan aşkın' diyerek teşekkür ettiniz.

50 yaşınızdayken o çok hastalandı, hafta sonunda onu görmeye gittiğinizde mutlu oldu.
Ona yaşlıların çocuk gibi nazlı olduğunu söyleyerek teşekkür ettiniz.

Derken bir gün..... o öldü.
O güne kadar onun için yapmadığınız ne varsa, o anda kalbinize bir yıldırım gibi duştu....


VE BİR HİKAYE:

'Evin telefonu sabaha karşı üç buçukta çaldı. Uyku sersemi adam telefonu açtı.
Telefondaki ses annesine aitti.
Telaşlandı, korktu başlarına bir şey mi gelmişti?
Annesi 'nasılsın oğlum iyi misin?' diye sordu.
Oğlu şaşkın bir ifadeyle 'iyiyim anne hayırdır bir şey mi oldu siz iyi
misiniz?' dedi.
Annesi 'biz iyiyiz bir şeyimiz yok sadece sesini duymak istedim' dedi.
Oğlu da 'anne bunun için mi aradın saat sabahın üçbuçuğu yarında
konuşabilirdik' diyince annesi de 'rahatsız mı ettim oğlum?' dedi.


Oğlu 'evet anne rahatsız ettin' diyince annesi

'30 sene önce sen de beni bu
saate rahatsız etmiştin, doğum günün kutlu olsun'

EĞER HALA SİZİNLEYSE, ŞİMDİ ONU HER ZAMANKİNDEN DAHA COK SEVİN....

UNUTULMAMAK DİLEĞİYLE...


BÜTÜN ANNELERİN ELLERİNDEN ÖPÜYORUZ

14 Nisan 2009 Salı

Yarın Bize Yar Mıdır?


Yarın deriz hep yarın, yarın bize yar mıdır?

Hayat bir rüya imiş içinde uykumuzun

Yukarıdaki iki mısra uzun yıllardır aklımda. Bir ihtimal, saatli maarif tavkimlerinden birinin bir yaprağında okuyup da beynime mıhlamış olabilirim. Bu mıhlama öyle bir mıhlama olmuş ki, ne zaman, nerede okudum hatırlamıyorum bile. Ama, aklımda işte. Zaman zaman da hafızamın tozlu raflarından çıkartıyorum, hatırlıyor ve hatırlatıyorum.

İfadenin manası, itikad ehlinin rabıta-i mevt (ölüm düşüncesiyle içiçe yaşama) fikrinden öte bir şey değil aslında. Bu noktada itikad ehli deyince yobazlık, şair ve filozof deyince derin söz olmasını kendime yediremediğimi vurgulamadan da geçmek istemem. Günün akşama dönen bu saatinde, bu düşüncelere gark oluşum, rastlantı olmasa gerek. İnsanların bir kısmı bu düşünce sistematiğine girmeye otuzbeş yaş bunalımı diyor olsa da, bunun, hayatın gerçekliği ve geçiciliğini ortadan kaldırmadığı muhakkak.

Bakın, bir gün daha bitti. Ne yaptık kendi adımıza, anne-babamız, eşimiz çoluk-çocuğumuz adına bugün? Dahası, insanlık adına ne yaptık bugün? Cevabımız koca bir hiç ise, şairin dediği gibi :

Hazânla geçti yıllar, aylar Muharrem gibi,
Yollara dökülüp bekleyen gözler pek yorgun.
Girdapla iç içeydiler, girdap ki yok dibi,
Ruh sarsık, gönül hafakanlı, düşünce durgun...

Boşa geçen gün, boşa geçen haftaya,

Boşa geçen hafta, boşa geçen ay'a,

Boşa geçen ay, boşa geçen yıla,

Boşa geçen yıl da boşa geçen bir ömre dahil oluyorsa...

Vay halimize ki, hem de ne vay!!!

Çapa'da Otopark Rezaleti


Babamın rahatsızlığı dolayısıyla 2007 Şubat'ından bu yana iki yılı aşkın bir süredir hastanelerdeyiz. Haftada en az bir gün hastane serüvenimiz oluyor. Bu süreçte doktorlarla arkadaş, hemşirelerle ahbab olduk. Nerelere gitmedik, kimlerin eline düşmedik ki ! Bakırköy Yaşam Hastanesi, Bakırköy Devlet Hastanesi, Amerikan Hastanesi, Memorial Hastanesi, Şişli Etfal, Çapa Tıp Fakültesi Hastanesi, Özel Çapa Hastanesi, bu hastanelerin bir kısmında görev yapan çeşitli profesörlerin özel muayenehaneleri... Bunun yanında alternatif tıp ürünleri vasıtası ile derman dağıttığını iddia eden bir takım kişiler de cabası. İstanbul'dan kalkıp Kütahya'ya bile gittik. Gerisini siz düşünün. Doktorların hepsi de ilgili sağolsunlar. Kendisi için bir defa dahi devlet hastanesine gitmemiş olan ben, bu süreçte çok şey öğrendim. Dahası sağlıkta vatandaş lehine dönüşümü bizzat yaşayarak gördüm.

Bu yazımın konusu ne sağlık sistemi, ne doktorlar, ne de hemşireler değil: Çapa Tıp Fakültesi'ndeki aklımın almadığı garip bir uygulama.

Efendim, Çapa Tıp Fakültesi'ne şayet özel aracınızla gidiyorsanız, girişte otopark fişi almanız gerekiyor. İçerde kalma sürenize göre de çıkışta ücret ödüyorsunuz. Hoş, yukarıda saydığım hiçbir devlet hastanesinde özel otolar için otopark ücreti alınmıyor ya neyse. Hadi diyelim ki burası üniversite hastanesi, döner sermayesi var, şehrin göbeğinde, artniyetli İstanbul ayısı çok. Adam, hasta olmadığı halde beleş diye gelip arabasını hastanenin içine park ediyor vb. gibi muhtelif haklı sayılabilecek nedenleri var otoparkın ücretli olmasının. Eyvallah!

Otopark için ücret ödemeden imtina etmedim, etmiyorum da. Ancak; içeri giriyorsunuz, otoparklar dolu. Hastanız yürüyemiyor olsa dahi poliklinklerin önüne park edip, hastanızı bekleme salonuna bırakmanıza dahi müsade edilmiyor. Eeee... Otoparklar dolu ise, polikliniğin önüne de park edemiyorsam ben niye otopark ücreti ödüyorum. Babamı, binbir takla atarak bekleme salonuna götürdükten sonra (ki babam uzunca bir süre yürüme kabiliyetini kaybetmişti, hali hazırda da normal insanlar gibi yürüyemiyor) arabama biniyor ve hastane içinde sürekli turluyorum. Arabayı hastane dışına bırakamıyorum, çünkü dışarı çıkarken otopark ücreti ve babamı almak için döndüğümde yeniden ücret ödeyeceğim!! Hatta bir defasında, babamı bekleme salonuna götürdüğüm 5 dakikalık süre içinde polis tarafından 55 YTL park cezasıyla cezalandırılmışım. Adalete bakın: Hem otopark ücreti ödedim, hem de park cezası yedim. Bu noktada, taksicilere bakıyorum, içeriye girdikten sonra on dakika içinde çıkış yaparlarsa ücret ödemiyorlar. Benim suçum hasta yakını olmak mı?

Aslında, bu garip uygulamanın çözümü oldukça basit. Hastane girişine koyduğunuz bilet sistemini kaldırırsınız, bunu hastane içindeki otoparkların girişlerine koyarsınız. Yok, amacınız insanlardan park ücreti değil de haraç toplamaksa yaptığınız uygulamaya devam edin: Alkışlar size, aferin size (!)

12 Nisan 2009 Pazar

İşletmecilik Mi, Kapitalizm Mi?


Birkaç yıl iktisat okudum İstanbul Üniversitesi'nde. Sonraları da Marmara Üniversitesi'nde İşletme...

İşletmenin birinci sınıfında İşletmeye Giriş dersinde, profesör "işletmenin amaçları"ndan bahsedecekti. Sordu sınıfa işletmenin amaçları nedir diye. İlk cevap "KAR" idi. Hoca, hemen düzeltti:

- Sizler artık birer işletmecisiniz. İşletmenin amaçlarından biri ve en önemlisi "KAR" değildir, "KARIN MAKSİMİZASYONU"dur.

Karın maksimizasyonu ne demekti? Kar, kar, kar... Sürekli ve daha fazla kar elde etmek demekti. Kar etmek yeterli değildi, elde edilen kar ne büyüklükte olursa olsun, işletme daha fazla kar elde etmeliydi.

Peki mütemadiyen yükseltme hedefinde olunan kar nasıl elde edilecekti?

Üretimin unsurları genel olarak, emek, sermaye, doğal kaynaklar ve girişimci olarak tarif edilir. Girişimci, bu unsurları biraraya getirir ve ürün ya da hizmet üretir. Üretimin çıktısının karşılığı olarak elde ettiklerini ise ücret, rant ya da kar ödemesi olarak dağıtır. Bu dağılımın neticesinde "karını maksimize etmek için" ya ücretleri ya da rant bedellerini minimize etmeli.

İşte işletmecilik bölümünün de dersinin de amacı, bunu öğrencilerine anlatmak, onların ruhlarına nakşetmektir.

Sözün özü olarak; üniversitelerimizin İşletme Bölümleri, kapitalizmin nasıl daha iyi uygulanabileceğini öğretmektedir. Mezun olan öğrenciler ise kapitalistlerin kapitallerine kapital eklemeleri için çaba sarfetmekteler.

Siz bunlara ister beyaz gömlekli deyin isterseniz başka bir şey...